5 Nisan 2014 Cumartesi

Tribün olayları
Yeşil sahalara da görmeye alışık olduğumuz renkli görüntüler bazen yerini yaralanmalarla ve ölümle sonuçlanan şiddet olaylarına bırakabiliyor.  Hatta öyle ki artık tribün olayları yeşil sahalardan parkeye de bulaştı. Kısacası holiganizmin oldu her yerde sporun her dalında tribün olayları yaşanabiliyor. Gazete gazi olarak okuyucularımız için ülkemizden ve dünyadan tribün olaylarını derledik.
Eskilerin anlattığı “ bizim zamanımızda maçlarda taraftarlar birlikte otururdu. Fenerbahçelisi Galatasaraylısı Beşiktaşlısı maçı birlikte izlerdi” Sözleri tamamen tarihe karıştı. Artık bırakın birlikte maç izlemeyi derbi maçlarda deplasman takımın attığı golde taraftarına bile koşamıyor çünkü deplasman yasağı geldi. Derbiler de artık deplasman takımının taraftarları fahiş fiyatlara bilet alıp takının yalnız bırakmamak için maçlara gidemiyor.


24 Mayıs 1964’de Peru- Arjantin arasında oynanan olimpiyat eleme maçında, Perulu seyirciler hakemin golü vermediği iddiasıyla sahaya girdi. Çıkan olaylarda resmi kayıtlara göre 318 kişinin öldüğü ve 500 kişinin de yaralandığı ifade edilmektedir
 Eylül 1967,  Kayserispor ile Sivasspor arasında oynanan Türkiye İkinci Futbol Ligi mücadelesinde stadda çıkan olaylar sonucu çıkan izdihamda 40 futbolsever hayatını kaybetti, onlarcası da yaralandıihinin bu en üzücü karşılaşması ve sonrasında çıkan olaylar ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.
            25 Haziran 1969 tarihinde Kırıkkalespor ve Tarsus İdman Yurdu takımları arasında oynanan üçüncü lig karşılaşmasında çıkan olaylar sonucunda 4 kişi öldü, onlarca kişi de yaralandı
23 Haziran 1968’de Arjantin’de River Plate ile Boca Juniors arasında oynanan maçın ilk devresinin ardından, stadı terketmek isteyen taraftarlar kapıların kapalı olması üzerine rakip seyircilerin bulunduğu kapılara yöneldiler. İki grup arasında izdiham çıktı, sonuç, 74 ölü, 150 yaralı
                Tarihe futbol savaşı olarak geçen olay ise Orta Amerika’da gerçekleşti. 1969 yılında komşu ülkeler Honduras ve El Salvador arasında bir savaş patlak verdi. Bu savaşa futbol savaşı adı verildi, çünkü yangını Tegucigalpa ve San Salvador statlarında çıkan kıvılcımlar başlatmıştı. 1970 Dünya Kupası elemelerinde çıkan kavgalarda çok sayıda ölüm ve yaralanmalar olmuştu.  Ertesi hafta iki ülke karşılıklı olarak diplomatik ilişkileri kestiler. Honduras, kırsal kesimde çalışan 100 bin Salvadorluyu topraklarından çıkardı, bunun üzerine Salvador tankları Honduras sınırını geçmeye başladı. Bir hafta süren savaşta dört bin kişi öldü


İskoçya’da 1971 yılında Celtic ile Rangers takımları arasında oynanan maçta, İbrox Stadı’nın korkuluklarının çökmesi sonucu meydana gelen izdihamda 66 kişi hayatını kaybederken 140 kişi de yaralandı
Futbol literatüründe belki de en bilinen ve adından en çok söz edilen facia ise 29 Mayıs 1985’de Brüksel’de 39 kişinin ölümüne neden olan Heysel Stadı faciasıdır. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali için Heysel Stadı’nda karşılaşan Liverpool ve Juventus kulüplerinin taraftarları tribünde olay çıkardı. İki taraftar grubunu birbirinden ayıran duvarın çökmesi sonucu 38 Juventus taraftarı ve bir Belçikalı öldü
İngiltere FA Kupası yarı finalinde, Liverpool ve Nottingham Forest takımları arasında 15 Nisan 1989’da oynanan maç esnasında polis, dışarıda bulunan kalabalığı yatıştırmak amacıyla Hillsborough Stadı’nın kapılarını açtı. Zaten dolu olan stada kapasitesinin üstünde seyirci alınması sonucu çıkan kargaşada 95 taraftar ezilerek can verdi.

Guetamala ile Kosta Rika arasında 16 Ekim 1996’da oynanacak Dünya Kupası eleme maçı öncesinde tribünde oluşan panik ve olaylar nedeniyle 78 kişi öldü, çok sıyada kişi de yaralandı.

Güney Afrika liginin en eski ve en çok taraftara sahip Kaizer Chiefs ve Orlando Pirates takımları arasında 11 Nisan 2001’de oynanan karşılaşma sırasında tribünlerde izdiham yaşandı. Hakem 33’üncü dakikada maçı tatil etti. İzdihama, stadyumun kapasitesinin üzerinde bilet satılmasının neden olduğu iddia edildi. 43 kişi hayatını kaybetti




 Emre Dikenova
Fotoğraf çekmek ve fotoğrafçılık ile ilgili bilinmesi gereken önemli ve işimizi kolaylaştıracak bir kaç ipucu ve kuralla işe başlamak istedim.

Bana göre bilinmesi gereken en temel kural; “En iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi en iyi daktiloya sahip olan da en iyi romanı yazardı”  Ara Güler’ in bu sözünden hareketle, Fotoğraf makinenizin fiyatı çektiğini fotoğrafların güzelliğini kalitesini doğrudan etkilemez. Bu nedenle iyi fotoğrafı pahalı cihazlar çeker diye düşünmeyin. Üst düzey ekipmanlar bazı teknik üstünlükler tabi ki sağlayacaktır. Ancak sonuç olarak fotoğraf deklanşöre basan kişinin entelektüel bir yansımasıdır.

‘Flaş sadece gece kullanılır’ saçmalığına unutun. Gündüz flaş kullanmayı alışkanlık haline getirin.Ters ışıklı durumlarda insan fotoğrafı porte ve benzeri çekimlerde yüzler karanlık çıkar. Bu durum kapalı mekanlarda pencere önlerinde çekilen fotoğraflarda da yaşanabilir. Bu gibi durumları önlemek için flaş kulanın ve gündüz çekimlerinde de flaş kullanılabileceğini unutmayın.

Gerçek bir fotoğraf tutkunu iseniz yanınızda mutlaka bir fotoğraf makinesi bulundurun. Güzel bir manzaranın ya da konunun ne zaman karşınıza çıkacağını bilemezsiniz. Bazı fotoğraflar anlıktır bu anları ölümsüzleştirmek için her zaman yanınızda bir makine bulundurun.

Dijital makinelerin hayatımıza girmesi ile bizlere getirdiği en büyük kolaylık tekrar tekrar çekim yapabilme imkanıdır. Bu nedenle denemekten asla korkmayın. sabit bir manzara fotoğrafı çekmek için gerekirse aynı kareyi yüzlerce kez çekin gittikçe daha iyi sonuçlar elde ettiğinizi göreceksiniz.

Emre Dikenova


Daha 16 yaşında sanat dünyasına adım atan, Ruhsar adlı dizideki Mahzar karakteriyle hafızalara yer edinen insanları hep güldüren birisi oldu Cem Davran. Uzun süredir Alevli Günler adlı tiyatro oyununda Türkolog Şaman Prof. Tarık Öztürk’ü canlandıran Davran, Bezirgân’da ise Bezirgan ve Zikret karakterleriyle tiyatroseverlerin karşısında.

Rahmetli babasından gelen bir hevesle çıktığı bu yolda daha 16 yaşında özel yetenek sınavı ve sanatsal kurul kararıyla devlet sanatçısı olan Cem Davran, yeni oyunu Bezirgân’ın provasında Gazete Gazi’nin sorularını yanıtladı.


Oyunculuk merakınız nereden geldi, tiyatroya nasıl başladınız?

Ailemde oyuncu yok ama tiyatroya olan ilgim rahmetli babamdan gelme diyebiliriz. Babam tiyatroda ve sinemada çalışıyordu. Sektörün içinde olmasının elbette katkısı oldu. Teknik eleman olmasına rağmen onun sayesinde daha çok tiyatroyla ilgilenme fırsatı buluyordum. Ailemin destek olmak ya da engel olmak gibi bir durumları olmadı. Ancak “oyuncu ol ama bir de mesleğin olsun ” gibi üstü kapalı korumalarda bulundular. Sonuç olarak oyunculuk aşkımın tükenmeyeceğini anlayınca olan biteni anlayışla karşıladılar.

Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunusunuz neden tiyatro okumadınız?

Zaten çocuk tiyatrosundaydım o tabii ki okul değil ama okul gibi derslere giriyorsun bir takım eğitimler alıyorsun aynı konservatuvar gibi sertifika sahibi oluyorsun. 16 yaşında özel yetenek maddesiyle şehir tiyatrolarında kadroya alındım.

Şehir tiyatrolarının tüzüğüne aykırı olmasına rağmen yapılan sınavla 16 yaşında şehir tiyatrolarına girdiniz bu o zamanlar size neler hissettirdi?

Çok özel ve gurur verici bir duygu insanı motive ediyor daha azimli olmasını sağlıyor böyle olaylar. O yaşta şehir tiyatrolarında kadroya girip devlet memuru olmak neredeyse imkânsızdı. Kadroya girmek için sanatsal kurul kararı ve özel yetenek sınavı gerekiyordu.

Son dönemlerde sinema dünyasının uzağında kaldınız tekrardan sizi sinema dünyasında görebilecek miyiz?

Evet, birkaç senedir uzak kaldım sinema dünyasından çünkü bu dönemde “Alevli Günler’e ” yani tiyatroya ağırlık verdim. Yeni projeler mutlaka olacak şu anda Yıldıray Şahinler’in uyarlamasının ve rejisörlüğünü üstlendiği Fransız edebiyatçı Moliere’nin Le Tartuffe isimli oyununun uyarlaması olan Bezirgân’ı sahneliyoruz. Bir de dizi var biliyorsunuz. Böyle olunca sinemadan uzak kaldım ama Allah izin verirse seneye bir sinema filmi projesi var.

İki oyundan birinin son bulması ihtimali var mı?

Asla olmaz öyle bir şey Alevli Günler benim sanat hayatımın en güzel köşelerinden biri ve oynamayı en sevdiğim oyunlar arasında. Alevli Günler enerjim olduğu sürece sahnelenmeye devam edecek. Aslında birçok mesajı olan ancak ana mesajı, inanmak olan trajikomik bir oyun. Farklı şeylere inanıp kardeşçe yaşayabilmeyi, hiç inanmadığın bir inanca saygı duyup onun için mücadele edebilmeyi anlattığımız oyun için en güzel cümle “Farklı şeylere inana biliriz ama birlikte kardeşçe yaşayabiliriz” diyebiliriz. Oyunu her kesimde sergiledik hep olumlu tepkiler aldık. İnsanlara bir şeyler anlatırken nasıl anlattığınız çok önemli biz bunu insanları kırmadan aşağılamadan yapıyoruz.




Yeni oyundan yani Le Tartuffe’den biraz bahsedebilir miyiz?

Tartuffe, bir tür danışmanlık ve eğitmenlik rolüyle bir burjuvanın evine kapağı atmış, dindar görünüşlü bir sahtekarın serüvenleri üzerine kuruludur. Oyunun uyarlamasındaki adı Bezirgân. Bu oyunda iki karakteri canlandırıyorum. Oyunda Bezirgân ve Zikret karakterlerini canlandırıyorum yani eserin orijinalinde Tartuffe ve Orgon’u. Yıldıray Şahinler’in kararıyla böyle bir seçim yaptık bu tiyatro tarihinde bir ilk sayılabilir çünkü aynı oyuncu iki karaktere birden hayat veriyor ve ikisi sahnede karşılıklı oynuyor. Oyunda Zikret dini inançları suistimal edilerek kandırılan bir karakter Bezirgân ise insanların dini inançlarını suistimal ederek kandıran karakter oluyor. Yani kandıranla kandırılanı oynuyorum buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: bekli de aslında kendi kendimizi kandırmaktan başka bir iş yapmıyoruz.”


Üzerinize yapışan bir rol veya karakter oldu mu ya da insanların yapıştırdığı?

Uzun süre canlandırdığımız karakterler mutlaka hayatımıza bir şeyler katıyor gerçek hayatta da onun bazı davranışlarını sergilediğiniz oluyor. Mesela Alevli Günlerl’deki Türkoloji profesörü şaman Tarik bazen onun gibi konuştuğum oluyor. İnsanlar üzerime en çok Ruhsar dizisindeki Mazhar karakterini yapıştırıyor.

Her insanın özellikle çocukluk- gençlik dönemlerinde bir idolü vardır siz bu dünyaya ilk girdiğinizde idol edindiğiniz biri yada birileri var mıydı?


Var tabi ki hatta bir değil birden çok kişi var. Ben usta çırak ilişkisine çok önem veririm ben dolayısıyla bir sürü ustanın her birinin bir parçasıyım ben ne biriyim ne hepsiyim hepsinin ayrı yönleri var örnek aldığım.

Son zamanlarda sinem ve tiyatro alnında yeninden bir atağa kalkma var bu konuda yeni başlayan oyunculara tavsiyeleriniz neler?

Yeni başlayanların büyük bir çoğunluğunun ünlü olmak için başladığını düşünüyorum tabi gençlere haksızlık etmek istemem ama bu çağın kapitalist sistemin bir getirisi. Özellikle sanat baskı ortamlarında ya da özgürlüklerin kısıtlandığı ortamda zapt edilecek bir şey değil tam tersi topraktan fışkırırcasına filizlenir.


“Yanlışlar yanlışlıklar yapılıyor”

Son dönemde tiyatrodaki hareketlenmeler için ne düşünüyorsunuz?

Son dönemde tiyatroda çok önemli hareketlenme var. Bunun sebebi tiyatrodaki özgürlük problemi bunu tiyatrodaki özgürlüğün kısıtlanmasına bağlıyorum ilgili bir durum ama tabi bu problem tiyatronun işine yarıyor diye düşünüyorum çünkü onlar kısıtlamaya çalıştıkça tiyatrolarımızın sesi sanatçının sesi daha gür çıkmaya başlıyor.

Ne gibi yanlışlar yapılıyor sizce’

Bazı yanlışlar bilinçli yapılır. Bazı yanlışlar bilinçsiz sıradan yanlış olarak yapılır bu da çok önemlidir. Bilinçsiz yapılan yanlış bir gün bilinç yakaladığınızda düzeltilebilir. Asıl önemli olan bilerek yapılandır. Böyle olmadığını umuyorum bilmedikleri konularda hani biliyorum zannettikleri konularda hata yapıyor olabilirler ama sonuçta bir takım yanlışlarının oldukları da su götürmez bir gerçek.

Genç iletişimcilere ne söylemek istersiniz?

Özellikle siz genç kardeşlerime ve sizin gibi gazeteci adaylarına var. Okuyun araştırın öğrenin her şeyden haberiniz olsun sonra günümüzde bazı gazeteciler gibi kaleminiz satılık olmasın mumcu gibi ipekçi gibi kaleminiz namusunuz olsun asla devrin adamı olmayın hep aydın olun aydınlık olun. Siz gençler bu ülkenin geleceğisiniz bunu sakın unutmayın.


3 Nisan 2014 Perşembe

Ölmeden önce görmeniz gereken 3 filmden biri

Beyaz perde de ki yerini bu gün alacak olan mandıra filozofu, hayatımıza "Ölmeden önce görmeniz gereken üç filmden biri" sloganı ile girecek. Müfit Can Saçıntı, Rasim Öztekin , Ayda Aksel , Kemal Kuruçay , Gülnihal Demir , Ahu Sungur gibi isimlerin yer aldığı yapımın yönetmeni Müfit Can Saçıntı. Çoçuklar duymasın filmi ile ortaya çıkan mustafa ali karakteri bu film ile beyaz perdeye taşınıyor. Birol güven tarafından yazılan senaryonun ne kadar gişe yapacağı ise merak konusu.
 
 Felsefe bölümü mezünu olan mustafa alinin (Müfit Can Saçıntı) hikayesini konu edinen filmde Rasim Öztekin Cavit karakterine hayat veriyor. Mustafa ali çalışmaya karşı olan modern hayata sırtını çevirmiş, ihtiyaçlarını doğanın sağladığı imkanlar ile gideren vaktini kitap okuyarak geçiren biri. Cavit ise hayatını çalımaya daha çok kazanmaya ve biriktirmeye adamış biri. Mustafa ali’nin Çökertme koyundaki arazisine butik otel yaptırmak isteyen Cavit’in hayatı, Mustafa ali ile tanışınca altüst olur. Çekimleri doğal güzelliği ile dünyaca ünlü Bodrum çökertmede gerçekleştirilen film bu gün vizyona girdi.






Asla Yalnız Yürümeyeceksin


Dünya üzerindeki taraftar grupları futbolun en ilginç dinamiklerinden biridir. Onların var olma sebepleridir takımları ve aşık oldukları renkler...
Futbol takımlarının gerçek sahipleri olan taraftarların isimleri bazen kulüplerin dahi önüne geçer. Çoğu zaman cefakârdırlar, aynı zamanda yağmur çamur edebiyatının da baş aktörleri olurlar. Bazen taraftar grupları takımları için ateşleyici itici bir güç halini alır. Bazen de ıslıklarıyla çeşitli eylemleriyle takımlarını protesto eder, kulüp yönetimini istifaya çağırırlar. Deplasmanlarda hatta yurt dışındaki deplasman maçlarında bile yalnız bırakmazlar takımlarını onlar için takımları hayatlarıdır. Bizde, sizler için Dünyadan ve Türkiye’ den birkaç takımın tribünlerini ve taraftar topluluklarını araştırdık.
Beni River Plate sarın

La Doce - BOCA JUNIORS (Arjantin)

Bir Boca Junıors taraftarı, idam edilmeden önce son isteğini şöyle belirtir: Beni River(River Plate) bayrağına sarıp gömün. Bizimkiler karşı taraftan biri öldü diye sevinir bari. Dünyanın bekli de en ateşli taraftar topluluklarından biri olan La Doce Latin Amerika’nın en iyi taraftar topluluğu. La Bombonera stadyumunda La doce önderliğinde muhteşem bir atmosfer oluşuyor. Özellikle Boca Junıors River Plate derbilerinde tribünlerde tam bir şölen havası oluşuyor.

Asla yalnız yürümeyeceksin

KOP - LIVERPOOL (İNGİLTERE)

Liverpool'da yaşayan liman işçilerinin kurduğu bu taraftar topluluğu , 'takımdaşlık', 'taraftar olma' gibi kavramların en güzel örneği. Hatta öyle ki rakip takımların gitmekten en çok korktuğu deplasmanlardan biri… 45 bin kişilik Anfield stadyumunda 'You'll never walk alone' (Asla yalnız yürümeyeceksin) adlı tezahüratları ile takımlarını desteklediklerinde tüylerimizi diken diken etmekteler. Ayrıca Richard Rodgers’ın bu bestesi bir çok taraftar topluluğunun manifestosuna konu olmuş durumda.

Liverpool Taraftar topluluğu - KOP

FOSSA DEI LEONI -AC MILAN (İTALYA)

1960'lı yılların başında üniversite öğrencisi Milan taraftarları tarafından kurulan Fossa Dei Leoni (Aslan yatağı), Yakın zamanda kendisini feshetmesine rağmen şu anda Avrupa ve Dünya'nın en organize taraftar gruplarından biridir. Özellikle büyük maçlardan önce yaptıkları koreografi çalışmaları görülmeye değer.

Biraz kızıl biraz mavi

BRIGATE AUTONOME LIVORNESI 99 - LIVORNO (İTALYA)
Livorno taraftar topluluğu - BAL99
Dünya üzerinde sol görüşlü tribün gruplarının belki de en popüleri olan Brigate Autonome Livornesi 99 (BAL 99) pankart ve bayraklarından Che posteri ve orak-çekiç figürleri eksik olmayan grubun Celtic ve St. Pauli taraftar gruplarıyla da sıkı dostluğu var. Türkiye'den de Beşiktaş ve Adana Demirspor, Livorno'yla çok iyi ilişkileri olan kulüplerimiz arasında. 2009 yılında adana demir spor ve Livorno taraftarları internette yazışmaya başlıyor. Bu yazışmada takımlarının maç yapma fikri ortaya çıkıyor bu fikir iki kulübün yönetimine gidiyor. Kabul edilen bu fikir sonucunda “endüstriyel futbola karşı dayanışma maçı” adı altında Demirspor – Livorno maçı gerçekleşiyor. Maç sıfır sıfır beraberlikle sonuçlanıyor. Maçtan geriye güzel bir dostluk ve hafızalara kazınan muhteşem tribün görüntüleri kalıyor.

'güneş, kum, deniz'

ULTRAS SUR -REAL MADRID

Real'in kötü geçirdiği bir sezonun son maçında tribünlerde oluşturdukları deniz ve kum görselleriyle dolu koreografileriyle futbolculara 'Bütün sezon siz tatil yaptınız, şimdi sıra bizde' mesajını verecek kadar yaratıcı bir grup.

Yılın empati ödülü ve nükleersiz Türkiye

ÇARŞI BEŞİKTAŞ

Yılın empati ödülünü kazandıran pankart

çarşıdan sosyal mesaj

1982 yılında kurulan Çarşı grubu, futbol maçlarını ağırlıklı olarak Kapalı Tribünde izler. En bilinen sloganları "Çarşı her şeye karşı!" ve "Evdeki hesap Çarşıya uymaz" dır. En tanınan amigosu Alen Markaryan'dır. 27 Mayıs 2008 günü varlığını sona erdirme kararı aldı. Ama 21 Ağustos 2008 tarihinde, yaklaşık 200 kişilik bir taraftar grubu “alem biter, ortam biter, Çarşı bitmez” diyerek Çarşı ve tezahüratlarının devam edeceğini Maçka Parkı’nda duyurdu. Çarşı her zaman Türk futbolunun dinamikleri arasında yer almış muhteşem bir topluluktur. Her zaman gündeme yönelik pankartlarla tepkilerini ortaya koymayı başarmışlardır. 2006/2007 sezonunda İnönü Stadyumu'nda oynanan Galatasaray derbisinde ise Greenpeace ile birlikte "Nükleersiz Türkiye" yazılı bir pankartla gösteri yapmışlardır. Ayrıca Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği'nin 2012 Yılı Empati Ödülünü, Van Üşüyor sloganıyla depremzedelere destek veren çarşıya verdi.

Ultraslan Galatasaray

2001 yılında Galatasaray taraftarlarının meydana getirdiği, kurucusu Alpaslan Dikmen olan bir oluşumdur. Oluşum kulüpten tamamen bağımsızdır. Organizasyonlarını ve koreografilerini kendisi gerçekleştirir. Grup ilk gösterisini "Only You" koreografisi ile 14 Şubat 2001 Sevgililer gününde, Ali Sami Yen Stadyumu'nda, Galatasaray-Deportivo La Coruña maçında yapmıştır. Ülkede yaptığı koreografi çalışmalarıyla sık sık gündeme gelen grup özellikle son yıllarda yaptığı 3 boyutlu koreografilerle ününü tüm dünyaya bir kez daha duyurmayı başardı. Özellikle Fenerbahçe maçlarında yaptıkları koreografiler gerçekten görülmeye değerdi. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda Türkiye-İsviçre maçında yaptıkları koreografiyle milli statüde yapılan ilk koreografiye imza atmıştır. Ultraslan Ali Sami Yen Stadı'nı “Cehennem”, kendilerini de “Cehennem Bekçileri” olarak tanımlıyor. Şimdilerde ise yeni Ali Sami Yen olarak gördükleri Türk Telekom Arena’da takımlarına destek olmaya devam ediyorlar.

Ultraslan




Şımarmadan devam Etmek gerek...


Bursa Devlet Tiyatrosu Ahmed Vefik Paşa Sahnesi’nde 1975 yılında tiyatro dünyasına adım atan Erkan CAN 1985 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü'ne girdi. 1990’da bu okuldan mezun olan Can, mezun olmadan sinema dünyasına usta oyuncu Kemal Sunal’ın Davacı filmiyle adım atar. 2006 – 2007 yılında sanatının zirvesine ulaşan Can, ‘Takva’ filmiyle altı en iyi erkek oyuncu ödülü alır.

Tiyatroyu sinemadan daha çok seven, bazen gençleri kırmamak için para bile almadan çektikleri filmlerde oynayan Erkan CAN Televizyon dünyasına 1992 yılında sevilen dizi Mahallenin Muhtarlarında Temel Adlı Karadenizli karakterle girdi. Bursalı olmasına rağmen insanların hafızasına kazınan temel karakteri nedeniyle herkes onu Karadenizli zannediyor. Bursa Devlet Tiyatrosu Ahmed Vefik Paşa Sahnesi’nde 1975 yılında tiyatro dünyasına adım atan Erkan CAN 1985 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü'ne girdi. 1990’da bu okuldan mezun olan Can, mezun olmadan sinema dünyasına usta oyuncu Kemal Sunal’ın Davacı filmiyle adım atar. Bugüne kadar 9 kez en iyi erkek oyuncu ödülü alan usta oyuncu şu sıralar İstanbul Halk Tiyatrosu'nda Fransız oyun yazarı Moliére’in ölümsüz eseri Tartuffe’nin uyarlaması olan bezirgânda rol alıyor.

-Hayaliniz tiyatrocu olmak mıydı?


Futbol benim için bir tutku. Koyu bir Beşiktaş taraftarıyım. 1970’lerin ortasında başlamıştı içimdeki futbolcu olma isteği ama hayatta insan her istediğini gerçekleştiremiyor hayatın bizi nereye götüreceğini bilmeyiz hayat beni tiyatro ve sinema dünyasına sürükledi

-Televizyon dünyasına daha öğrenciyken adım attınız nasıl oldu anlatır mısınız?


İlk rolüm Davacı Filminde ufak bir roldü. O film çekildiği sıralar ben daha öğrenciydim Demet Akbağ okula geldi ve birkaç kişiyle birlikte beni de seçti. ‘Davacıda’ seyyar satıcı rolünde oynadım. Daha sonra ‘Gençler’ adlı filmde rol aldım. Mezun olduktan sonra iki yıl Bakırköy Devlet Tiyatrosunda çalıştım. Sonrası çok çalışmak kendini geliştirmekle geldi. İlk düzenli rolüm 1992 yılında çekilmeye başlayan ‘Mahallenin Muhtarları’ adlı dizide temel karakteri ile geldi.

-Takva filmi dini tartışmaların zirvede olduğu bir dönemde çekildi, bu rolü kabul etmek zor olmadı mı?


Hayır, asla olmadı dini tartışmalar günümüzde de devam ediyor. Şimdi de bu konulara değindiğimiz tiyatro oyunlarında sahnedeyim. Filmlerimiz ve oyunlarımızla insanlara farkı yerlerden de bakabilmeyi göstermeye çalıştık. Tabuları yıkmak gerekiyordu, bunu başardık.

-Tiyatroda İstanbul Halk Tiyatrosu’nda Alevli Günleri ve Bezirgânı oynuyorsunuz… Halk Tiyatrosundan ve oyunlarınızdan biraz bahseder misiniz?


2006 yılı Aralık ayında İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçılarından Bahtiyar Engin, Yıldıray Şahinler, Levent Üzümcü, Kemal Kocatürk ve Dolunay Soysert tarafından kuruldu. Benimle birlikte, Yıldıray Şahinler, Bahtiyar Engin ve Cem Davran ile hem oyun oynuyoruz hem de tiyatro okulumuzda oyuncu yetiştiriyoruz. Hala devam etmekte olan iki oyunumuz var. Alevli Günler ve Bezirgân iki oyununda kesiştiği nokta; insanların dini duygularının sömürülmesi, dinin kötüye kullanılması ve insanları uyutmak için bir araç olarak görülmesi.



-Oyunlarınızı Türkiye’nin farklı bölgelerinde oynuyorsunuz… Tepkiler nasıl oluyor?


Oyunlarımızı Türkiye’nin dört bir yanında oynuyoruz ve her yerden olumlu tepkiler alıyoruz. İnsanlar oyunlarımızı beğeniyor ‘Alevli Günler’ sahneye konduğu günden bu yana kapalı gişe oynuyor. ‘Bezirgân’ yeni bir oyun olmasına karşın çok beğeniliyor ve turne teklifleri alıyoruz.

-Bezirgândan oyunundan biraz bahseder misiniz?


Oyunumuzun yönetmeni Yıldıray Şahinler. Oyun Fransız Oyun Yazarı Moliére’in ölümsüz eseri ‘Tartuffe’nin uyarlaması. Uyarlamamızın adıysa Bezirgan 2 Eylül’de başlayan provalarımızda doğaçlamalarla şekillendi. Her zamanki gibi macera dolu sulara şevkle attık kendimizi. Uyarlama metnimiz oyuncuların ve reji ekibinin ortak çalışmasıyla ortaya çıktı. Yani tam bir ekip üretimi oldu. Oyunumuzda İstanbul Halk Tiyatrosu, her zamanki gibi sözünü sakınmıyor. Oyun manevi duyguların, sömürülmeye nasıl sebep olduğunu? Körü körüne bağlı kalmanın kişinin kendisiyle birlikte çevresini de nasıl felakete sürüklediğini komik bir dille anlatmaya çalıştık. Ama her zaman dediğimiz gibi, “kırıp dökmeden” ve Brecht’in dediği gibi çok eğlendirerek yapıyoruz.



-Türk Sinemasının son dönemi için ne düşünüyorsunuz?

Güzel şeyler oluyor, olmaya devam etmeli bu gelişmeler desteklenmeli. Özellikle gençlerin elinden tutmak gerekiyor. Sinema, memleket meselelerine eğilmelidir. Yılmaz Güney’in dediği gibi, Bir sanatçı eğer ülkesinin ve dünyasının meselelerine bakmıyorsa, bunları yansıtmıyorsa, o sanatçının sanatçı kimliği elinden alınmış demektir. Bunu sinema filmleriyle yapabiliriz ama dizilerle bu yapılamaz. Üstelik Kültür ve Turizm Bakanlığı, politik içerikli filmlere destek vermekte de zorlanıyor keşke bu kadar zorlanmasalar…

-Türkiye’de birçok insan dizi oyuncularını rol model olarak alıyor. Siz, tiyatro açısından dizilerin dezavantajının olduğunu düşünüyor musunuz?


Dezavantajı olduğunu hiç düşünmedim. Avantajı ise dizilerin bizim antrenman sahamız olmasıdır. Eskiden sinema için yönetmenler tiyatroya gider ve oradan oyuncu seçerlerdi. Şimdi ise sinema yönetmenlerinin önünde çok güzel bir durum var, diziler... Yönetmenler dizilere bakıyorlar ve oradan oyuncularını seçebiliyorlar. Diziler de aslında birer sinemadır. Dizi için her hafta 90 dakikalık film çekiyoruz. İşleyişi, çalışma şekli sinema filmleriyle aynı. Diziler, oyuncuların antrenman sahası ve biraz vahşi ama tam bir arena.

-‘Şımarırsam beni iki saniyede mat ederler’ demişsiniz neden?


İnsan asla şımarmamalı, geldiği yeri unutmamalı, halktan kopup onlara yukardan bakmamalı. Oscar alsam bile değişmem, beni hiç bir şey değiştiremez. Ben yolumda yürüyorum. Zaten şımarırsam mahalleme giremem. Beni iki saniyede şah-mat ederler

-Sizi hiç magazin programlarında görmüyoruz neden?


Göremezsiniz çünkü göstermem! Gece dışarı çıkmam. Eşim de ben de içki içmeyiz. İş için çıktığım zaman, gittiğim yerde 15 dakika kalırım. Çok gürültü sıkıyor beni. İşim bitince hemen Anadolu’ya evime dönerim. Benim esas yerim; Kalamış, Fenerbahçe bir de Yıldız Bakkal ve Haydar Amca’nın kahvesi…

-Son olarak gençlere önerirliniz olacak mı? Neler söylemek istersiniz?


Genç gazeteci adayları Uğur Mumcu gibi olmalısınız… Dosdoğru olun, asla paraya tamah edip satılmayın. Mutlaka okuyun, çok okuyun, çok araştırın. Genç oyuncu adayları bu işi şöhret için para için yapmasınlar, öyle olursa bir şey kazanamazlar. Yolun yarısında kalırlar. Oyunculuğu iş olarak görmesinler, oyunculuk bir aşktır, tutkudur. Siz gençler karanlıkta yanan mumlar gibi olmalısınız… İnsanları aydınlatmalısınız bu ülkenin geleceği sizlersiniz.




Emre Dikenova

Çizgi film sanııyorduk...



Hangimiz çocukken izlemedik ki? Hatta bazılarımız başında saatler geçirirdik. Belki de içimizde hala izleyenler var. Kimimiz Tom ve Jeryy hayranıydık, kimimiz Temel Reis olmak istiyordu. Bazılarımız Pokemon’u, Digimon’u olsun istiyordu. Hepimizin çocukluğunun bir parçasıydı çizgi filmler. Hatta aralarında çizgi film diye izlediğimiz animeler biler vardı. Yu gi oh, beybleath gibi…

Çocukluğumuzun vazgeçilmez bir parçasıydı çizgi filmler. İçimizde hala izleyenler vardır belki de. Son yıllarda gittikçe popülerleşmeye başlayan anime bunun en güzel örneklerinden biri. Özellikle genç neslin takipçisi olduğu animeler göz ardı edilemeyecek sayıdalar.
Japonca çizgi film ya da animasyon anlamına gelen animeler, çizgi filmin bir türü sayılıyor. Animeler, Japon çizgi roman sanatı olan mangaların, televizyona uyarlanmış şekli olarak biliniyor. Her animenin mutlaka bir manga serisi bulunuyor çünkü animeler mangalara göre çiziliyor. Bu yüzden de animeler mangayı takip ediyor. Yani bir animenin önce mangası çıkar daha sonra televizyon uyarlaması yani animesi çıkıyor. Hatta öyle ki animeler mangalarını birkaç bölüm geriden takip eder çünkü ortalama iki mangadan bir anime bölümü çekiliyor.
Japonya 'da çağdaş animenin öncüsü olan Osamu Tekuza genç yaşta 8 mm'lik kamerasıyla küçük animasyonlar çekmeye başladı ve bu animasyonlarında Walt Disney ve Max Fleischer’ in eserlerinden ilham aldı. Onun izinden yürüyen sanatçıların yapıtlarıyla anime türü ortaya çıktı.

Manganın tanrısı

Manga çizimleri 1970’li yıllarda büyük ilgi çekmeye başladı. Bu çizimlerin büyük bir çoğunluğu da animasyonlarda kullanıldı. Özellikle Osamu Tekuza bir efsane ve "Manganın tanrısı" haline geldi. Popülaritesini Japonya'da ve Dünyada zirveye taşıyan anime, 2000ler'de tüm dünyada popüler olmayı başardı. Öyle ki, Japonya'da Prime Time izlenme aralığına konan, milyonlarca kişinin izlediği animeler de bulunuyor.

Çizgi filmden farklı uzun bacak, büyük gözler
Çizgi film denilince ilk akla gelenler Bugs Bunny, Temel Reis, Scooby Doo gibi çocuk zekâsı seviyesindeki animasyonlar oluyor. Animeler, çizgi filmlerle aynı teknik özelliklere sahip olsa da çizimleri ve edindikleri konularla her yaştan insana hitap ediyor. Gerçek hayatta olan veya olmayan hemen her şeyi kendine konu edinen animelerin çizimleri çok farklı ve etkileyici bir şekilde. Bazı animeler de karakterler büyük gözlü ve uzun bacaklı olarak çiziliyor. Bunu Japonlar’ın kısa boylu ve çekik gözlü olmalarının yarattığı bir komplekse bağlayarak açıklayanlar bulunsa da bu açıklama çizimlerin kökeninde batılı örnekler olduğunun bilinmemesinden kaynaklanıyor. İlk Walt Disney çizgi filmlerindeki karakterlerin de büyük gözleri ve uzun bacakları vardı.

Büyük Ağızlar Gizemli Saçlar
Karakter yüksek sesle konuşuyorsa ya da öfkeden bağırıyorsa ağzı sesinin şiddeti oranında büyür karakter güldüğünde de aynı durum geçerli oluyor. Özellikle de karakter kötüyse ve işe yarayacağını sandığı bir plan geliştirdiyse. Ayrıca animeler de karakterlerin çeneleri karakter konuşurken nadiren hareket ediyor. Karakterler çoğunlukla sadece dudaklarını hareket ettirerek konuşuyorlar.
Anime karakterlerinin saçları her zaman parlak ve güzel olur şiddetle esen rüzgâr da bile ahengini koruyarak dalgalanıyor. Erkek ya da kadın, iyi ya da kötü karakterde olmaları (istisnalar hariç) bu kuralı değiştirmiyor. Her zaman, her şekilde karakterlerin saçları muhteşemdirler. Ayrıca karakterlerin saç renklerinin de yeşil, mavi ya da kırmızının en güzel tonlarına sahip olmaları da garipsenecek bir durum değildir.

Şiddetten bilim kurguya aşktan ayrılığa kadar
Günümüzde animelerin birçok türü bulunmuyor. Bu türler bilim kurgudan aşka, şiddetten psikolojiye kadar her türde oluyor. Bu türler aynı zaman da izleyici kitlesini de belirliyor. Psikolojik anime türü genelde 18 yaş ve üzeri izleyici kitlesine hitap ediyo. Bu tür animelerin en iyisi ve dünya üzerinde en çok bilineni Death Note’dur. Psikolojik serilerin çoğu Bilim Kurgu türüne de dayanıyor. Bilim kurgu türünde ki animelerin en güzel örneği Serial Experiments Lain’dir. Seinen türü ise erkek manga okuyucularının ve anime izleyicilerinin en sevdiği türdür. Genelde bu tür serilerde bolca kan ve şiddet görülüyor. Örneğin, Shamo. Bol kan ve bol şiddetin bulunduğu bir mangadır. Bir de Shoujo türü var. Bunu da kız anime ve manga severler tercih eder. Konusu erkek ve kız arasındaki aşk, ayrılık, özlem gibi türleri kapsar.

10 yıl 400 bölüm 4 film 
Bleach günümüzün en çok izlenen anime serileri arasında. Bleach hayaletleri görme yeteneği olan bir lise öğrencisi Ichigo Kurosaki ve Şinigami (Ruh Kesici) Kuchiki macerasını anlatıyor. Rukia bir gün bir Hollow'u (Kötü Ruh) takip ederken Ichigo ile karşılaşıyor. Kötü Ruh ile savaşırken yaralanmasından dolayı güçlerini Ichigo ‘ya aktarmak zorunda kalıyor. Böylece Ichigo ve Rukia' nın maceraları başlıyor.
2001 yılından beri mangası devam eden bleach’ in animesi 2004 yılında çekilmeye başlandı. 2012 Martında sona eren animenin mangaları hala devam ediyor. Bleach’in mangası Japonya’da toplamda 36 milyonun üzerinde satıldı. Dört anime filmi, bir rock müzikali ve birçok video oyunu bulunan bleach, ayrıca 20’nin üzerinde müziğe sahip. Bleach, 2006 yılında yapılan bir ankette Japonların en sevdiği 10 anime programından biri seçildi. 400’e yakın bölümü bulunan bleach, 43 ciltlik bir manga serisinden oluşuyor.

Ülkemizde animelerin yayınlandığı ortam maalesef sadece internet. Ancak anime severleri tatmin edebilecek düzeyde siteler var. Özellikle Anime Türk tv, manga vadisi gibi büyük çaplı siteler bunların başında geliyor. Bu sitelerde çizgi roman severlerde unutulmamış, animeleri izlemenin yanı sıra mangaları Türkçe olarak bulmakta mümkün. Ayrıca bazı kitapçılarda animelerin manga hali de bulunabiliyor.