Ayakkabı üreticileri rakiplerine fark atabilmek için her yolu deniyor. Artık ayakkabıları üretirken görsel güzelliğin konforun yanına birde farklı özellikler eklenmeye başlandı mesela kimi firmalar gücü dengeli dağıtan ayakkabı üretiyor bir firma buna karşılık olarak yere daha dengeli basmamızı sağlayan bir model üretiyor...
Gelin bu modellerden bir kaçına göz atalım;
bu ayakkabı yere daha dengeli basmamızı sağlıyor.
New Balance tarafından üretilen Fresh foam modeli 3d yazıcılar kullanılarak üretiliyor. tabanında arı peteğine benzer bir yapı bulunduran bu ayakkabı yere daha sağlam basmamızı sağlıyor.
adidastan yine yenilikçi bir koşu ayakkabısı
adidasın koşu ayakkabılarında ki kalitesi tartışılmaz. springblade modeli ile karşımıza çıkan adidas bu ayakkabı ile koşu esnasında gerekli esnekliği sağlamak için ayakkabıya 9 adat yaylanma bıçağı yerleştirmiş. bu sayede koşu esnasında koşucunun ayakları yeteri kadar esneyecek.
yine bir koşu ayakkabısı ve yine denge
reebok ayağı 6 ayrı noktadan destekleyen realflex trasition modeli ile koşuculara %100 denge vadediyor. realflex trasition yüksek teknoloji ile üretilen tabanı sayesinde koşu esnasında ayağın gerektiği kadaer esnemesine yardımcı oluyor
daha fazla esneklik daha fazla hava
son olarak nike'ın flyknit racer modeline göz atalım. flyknit racer ile nike daha fazla esnekliği ve havayı hedefliyor. nasıl mı ? flyknit racer çok sıkı dokunmuş polyester ipliktn üretiliyor üst kısım böylece daha fazla esneklik ve hava sağlıyor...
5 Nisan 2014 Cumartesi
Tribün olayları
Yeşil sahalara da görmeye alışık olduğumuz renkli görüntüler
bazen yerini yaralanmalarla ve ölümle sonuçlanan şiddet olaylarına
bırakabiliyor. Hatta öyle ki artık
tribün olayları yeşil sahalardan parkeye de bulaştı. Kısacası holiganizmin oldu
her yerde sporun her dalında tribün olayları yaşanabiliyor. Gazete gazi olarak
okuyucularımız için ülkemizden ve dünyadan tribün olaylarını derledik.
Eskilerin anlattığı “ bizim zamanımızda maçlarda taraftarlar
birlikte otururdu. Fenerbahçelisi Galatasaraylısı Beşiktaşlısı maçı birlikte
izlerdi” Sözleri tamamen tarihe karıştı. Artık bırakın birlikte maç izlemeyi
derbi maçlarda deplasman takımın attığı golde taraftarına bile koşamıyor çünkü
deplasman yasağı geldi. Derbiler de artık deplasman takımının taraftarları
fahiş fiyatlara bilet alıp takının yalnız bırakmamak için maçlara gidemiyor.
24 Mayıs 1964’de Peru- Arjantin arasında oynanan olimpiyat
eleme maçında, Perulu seyirciler hakemin golü vermediği iddiasıyla sahaya
girdi. Çıkan olaylarda resmi kayıtlara göre 318 kişinin öldüğü ve 500 kişinin
de yaralandığı ifade edilmektedir
Eylül 1967,
Kayserispor ile Sivasspor arasında oynanan Türkiye İkinci Futbol Ligi
mücadelesinde stadda çıkan olaylar sonucu çıkan izdihamda 40 futbolsever
hayatını kaybetti, onlarcası da yaralandıihinin bu en üzücü karşılaşması ve sonrasında çıkan olaylar
ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.
25 Haziran
1969 tarihinde Kırıkkalespor ve Tarsus İdman Yurdu takımları arasında oynanan üçüncü
lig karşılaşmasında çıkan olaylar sonucunda 4 kişi öldü, onlarca kişi de
yaralandı
23 Haziran 1968’de Arjantin’de River Plate ile Boca Juniors
arasında oynanan maçın ilk devresinin ardından, stadı terketmek isteyen
taraftarlar kapıların kapalı olması üzerine rakip seyircilerin bulunduğu
kapılara yöneldiler. İki grup arasında izdiham çıktı, sonuç, 74 ölü, 150 yaralı
Tarihe
futbol savaşı olarak geçen olay ise Orta Amerika’da gerçekleşti. 1969 yılında
komşu ülkeler Honduras ve El Salvador arasında bir savaş patlak verdi. Bu
savaşa futbol savaşı adı verildi, çünkü yangını Tegucigalpa ve San Salvador
statlarında çıkan kıvılcımlar başlatmıştı. 1970 Dünya Kupası elemelerinde çıkan
kavgalarda çok sayıda ölüm ve yaralanmalar olmuştu. Ertesi hafta iki ülke karşılıklı olarak
diplomatik ilişkileri kestiler. Honduras, kırsal kesimde çalışan 100 bin
Salvadorluyu topraklarından çıkardı, bunun üzerine Salvador tankları Honduras
sınırını geçmeye başladı. Bir hafta süren savaşta dört bin kişi öldü
İskoçya’da 1971 yılında Celtic ile Rangers takımları
arasında oynanan maçta, İbrox Stadı’nın korkuluklarının çökmesi sonucu meydana
gelen izdihamda 66 kişi hayatını kaybederken 140 kişi de yaralandı
Futbol literatüründe belki de en bilinen ve adından en çok
söz edilen facia ise 29 Mayıs 1985’de Brüksel’de 39 kişinin ölümüne neden olan
Heysel Stadı faciasıdır. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali için Heysel
Stadı’nda karşılaşan Liverpool ve Juventus kulüplerinin taraftarları tribünde
olay çıkardı. İki taraftar grubunu birbirinden ayıran duvarın çökmesi sonucu 38
Juventus taraftarı ve bir Belçikalı öldü
İngiltere FA Kupası yarı finalinde, Liverpool ve Nottingham
Forest takımları arasında 15 Nisan 1989’da oynanan maç esnasında polis,
dışarıda bulunan kalabalığı yatıştırmak amacıyla Hillsborough Stadı’nın
kapılarını açtı. Zaten dolu olan stada kapasitesinin üstünde seyirci alınması
sonucu çıkan kargaşada 95 taraftar ezilerek can verdi.
Guetamala ile Kosta Rika arasında 16 Ekim 1996’da oynanacak
Dünya Kupası eleme maçı öncesinde tribünde oluşan panik ve olaylar nedeniyle 78
kişi öldü, çok sıyada kişi de yaralandı.
Güney Afrika liginin en eski ve en çok taraftara sahip
Kaizer Chiefs ve Orlando Pirates takımları arasında 11 Nisan 2001’de oynanan
karşılaşma sırasında tribünlerde izdiham yaşandı. Hakem 33’üncü dakikada maçı
tatil etti. İzdihama, stadyumun kapasitesinin üzerinde bilet satılmasının neden
olduğu iddia edildi. 43 kişi hayatını kaybetti
Emre Dikenova
Fotoğraf çekmek ve fotoğrafçılık ile ilgili bilinmesi
gereken önemli ve işimizi kolaylaştıracak bir kaç ipucu ve kuralla işe başlamak
istedim.
Bana göre bilinmesi gereken en temel kural; “En
iyi makine en iyi fotoğrafı çekseydi en iyi daktiloya sahip
olan da en iyi romanı yazardı” Ara Güler’ in bu sözünden hareketle, Fotoğraf
makinenizin fiyatı çektiğini fotoğrafların güzelliğini kalitesini doğrudan
etkilemez. Bu nedenle iyi fotoğrafı pahalı cihazlar çeker diye düşünmeyin.
Üst düzey ekipmanlar bazı teknik üstünlükler tabi ki sağlayacaktır. Ancak
sonuç olarak fotoğraf deklanşöre basan kişinin entelektüel bir yansımasıdır.
‘Flaş sadece gece kullanılır’ saçmalığına unutun. Gündüz
flaş kullanmayı alışkanlık haline getirin.Ters ışıklı durumlarda insan
fotoğrafı porte ve benzeri çekimlerde yüzler karanlık çıkar. Bu durum kapalı
mekanlarda pencere önlerinde çekilen fotoğraflarda da yaşanabilir. Bu gibi
durumları önlemek için flaş kulanın ve gündüz çekimlerinde de flaş
kullanılabileceğini unutmayın.
Gerçek bir fotoğraf tutkunu iseniz yanınızda mutlaka bir
fotoğraf makinesi bulundurun. Güzel bir manzaranın ya da konunun ne zaman
karşınıza çıkacağını bilemezsiniz. Bazı fotoğraflar anlıktır bu anları
ölümsüzleştirmek için her zaman yanınızda bir makine bulundurun.
Dijital makinelerin hayatımıza girmesi ile bizlere getirdiği
en büyük kolaylık tekrar tekrar çekim yapabilme imkanıdır. Bu nedenle
denemekten asla korkmayın. sabit bir manzara fotoğrafı çekmek için gerekirse
aynı kareyi yüzlerce kez çekin gittikçe daha iyi sonuçlar elde ettiğinizi
göreceksiniz.
Emre Dikenova
Daha 16 yaşında sanat dünyasına adım atan, Ruhsar adlı
dizideki Mahzar karakteriyle hafızalara yer edinen insanları hep güldüren
birisi oldu Cem Davran. Uzun süredir Alevli Günler adlı tiyatro oyununda
Türkolog Şaman Prof. Tarık Öztürk’ü canlandıran Davran, Bezirgân’da ise
Bezirgan ve Zikret karakterleriyle tiyatroseverlerin karşısında.
Rahmetli babasından gelen bir hevesle çıktığı bu yolda daha 16 yaşında özel
yetenek sınavı ve sanatsal kurul kararıyla devlet sanatçısı olan Cem Davran,
yeni oyunu Bezirgân’ın provasında Gazete Gazi’nin sorularını yanıtladı.
Oyunculuk merakınız nereden geldi, tiyatroya nasıl başladınız?
Ailemde oyuncu yok ama tiyatroya olan ilgim rahmetli babamdan gelme
diyebiliriz. Babam tiyatroda ve sinemada çalışıyordu. Sektörün içinde olmasının
elbette katkısı oldu. Teknik eleman olmasına rağmen onun sayesinde daha çok
tiyatroyla ilgilenme fırsatı buluyordum. Ailemin destek olmak ya da engel olmak
gibi bir durumları olmadı. Ancak “oyuncu ol ama bir de mesleğin olsun ” gibi
üstü kapalı korumalarda bulundular. Sonuç olarak oyunculuk aşkımın
tükenmeyeceğini anlayınca olan biteni anlayışla karşıladılar.
Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunusunuz neden
tiyatro okumadınız?
Zaten çocuk tiyatrosundaydım o tabii ki okul değil ama okul gibi derslere
giriyorsun bir takım eğitimler alıyorsun aynı konservatuvar gibi sertifika
sahibi oluyorsun. 16 yaşında özel yetenek maddesiyle şehir tiyatrolarında
kadroya alındım.
Şehir tiyatrolarının tüzüğüne aykırı olmasına rağmen yapılan sınavla 16 yaşında
şehir tiyatrolarına girdiniz bu o zamanlar size neler hissettirdi?
Çok özel ve gurur verici bir duygu insanı motive ediyor daha azimli olmasını
sağlıyor böyle olaylar. O yaşta şehir tiyatrolarında kadroya girip devlet
memuru olmak neredeyse imkânsızdı. Kadroya girmek için sanatsal kurul kararı ve
özel yetenek sınavı gerekiyordu.
Son dönemlerde sinema dünyasının uzağında kaldınız tekrardan sizi sinema
dünyasında görebilecek miyiz?
Evet, birkaç senedir uzak kaldım sinema dünyasından çünkü bu dönemde “Alevli
Günler’e ” yani tiyatroya ağırlık verdim. Yeni projeler mutlaka olacak şu anda
Yıldıray Şahinler’in uyarlamasının ve rejisörlüğünü üstlendiği Fransız
edebiyatçı Moliere’nin Le Tartuffe isimli oyununun uyarlaması olan Bezirgân’ı
sahneliyoruz. Bir de dizi var biliyorsunuz. Böyle olunca sinemadan uzak kaldım
ama Allah izin verirse seneye bir sinema filmi projesi var.
İki oyundan birinin son bulması ihtimali var mı?
Asla olmaz öyle bir şey Alevli Günler benim sanat hayatımın en güzel
köşelerinden biri ve oynamayı en sevdiğim oyunlar arasında. Alevli Günler
enerjim olduğu sürece sahnelenmeye devam edecek. Aslında birçok mesajı olan
ancak ana mesajı, inanmak olan trajikomik bir oyun. Farklı şeylere inanıp
kardeşçe yaşayabilmeyi, hiç inanmadığın bir inanca saygı duyup onun için
mücadele edebilmeyi anlattığımız oyun için en güzel cümle “Farklı şeylere inana
biliriz ama birlikte kardeşçe yaşayabiliriz” diyebiliriz. Oyunu her kesimde
sergiledik hep olumlu tepkiler aldık. İnsanlara bir şeyler anlatırken nasıl
anlattığınız çok önemli biz bunu insanları kırmadan aşağılamadan yapıyoruz.
Yeni oyundan yani Le Tartuffe’den biraz bahsedebilir miyiz?
Tartuffe, bir tür danışmanlık ve eğitmenlik rolüyle bir burjuvanın evine kapağı
atmış, dindar görünüşlü bir sahtekarın serüvenleri üzerine kuruludur. Oyunun
uyarlamasındaki adı Bezirgân. Bu oyunda iki karakteri canlandırıyorum. Oyunda
Bezirgân ve Zikret karakterlerini canlandırıyorum yani eserin orijinalinde
Tartuffe ve Orgon’u. Yıldıray Şahinler’in kararıyla böyle bir seçim yaptık bu
tiyatro tarihinde bir ilk sayılabilir çünkü aynı oyuncu iki karaktere birden
hayat veriyor ve ikisi sahnede karşılıklı oynuyor. Oyunda Zikret dini inançları
suistimal edilerek kandırılan bir karakter Bezirgân ise insanların dini
inançlarını suistimal ederek kandıran karakter oluyor. Yani kandıranla
kandırılanı oynuyorum buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: bekli de aslında kendi
kendimizi kandırmaktan başka bir iş yapmıyoruz.”
Üzerinize yapışan bir rol veya karakter oldu mu ya da insanların yapıştırdığı?
Uzun süre canlandırdığımız karakterler mutlaka hayatımıza bir şeyler katıyor
gerçek hayatta da onun bazı davranışlarını sergilediğiniz oluyor. Mesela Alevli
Günlerl’deki Türkoloji profesörü şaman Tarik bazen onun gibi konuştuğum oluyor.
İnsanlar üzerime en çok Ruhsar dizisindeki Mazhar karakterini yapıştırıyor.
Her insanın özellikle çocukluk- gençlik dönemlerinde bir idolü vardır siz bu
dünyaya ilk girdiğinizde idol edindiğiniz biri yada birileri var mıydı?
Var tabi ki hatta bir değil birden çok kişi var. Ben usta çırak ilişkisine çok
önem veririm ben dolayısıyla bir sürü ustanın her birinin bir parçasıyım ben ne
biriyim ne hepsiyim hepsinin ayrı yönleri var örnek aldığım.
Son zamanlarda sinem ve tiyatro alnında yeninden bir atağa kalkma var bu konuda
yeni başlayan oyunculara tavsiyeleriniz neler?
Yeni başlayanların büyük bir çoğunluğunun ünlü olmak için başladığını
düşünüyorum tabi gençlere haksızlık etmek istemem ama bu çağın kapitalist
sistemin bir getirisi. Özellikle sanat baskı ortamlarında ya da özgürlüklerin
kısıtlandığı ortamda zapt edilecek bir şey değil tam tersi topraktan
fışkırırcasına filizlenir.
“Yanlışlar yanlışlıklar yapılıyor”
Son dönemde tiyatrodaki hareketlenmeler için ne düşünüyorsunuz?
Son dönemde tiyatroda çok önemli hareketlenme var. Bunun sebebi tiyatrodaki
özgürlük problemi bunu tiyatrodaki özgürlüğün kısıtlanmasına bağlıyorum ilgili
bir durum ama tabi bu problem tiyatronun işine yarıyor diye düşünüyorum çünkü
onlar kısıtlamaya çalıştıkça tiyatrolarımızın sesi sanatçının sesi daha gür
çıkmaya başlıyor.
Ne gibi yanlışlar yapılıyor sizce’
Bazı yanlışlar bilinçli yapılır. Bazı yanlışlar bilinçsiz sıradan yanlış olarak
yapılır bu da çok önemlidir. Bilinçsiz yapılan yanlış bir gün bilinç
yakaladığınızda düzeltilebilir. Asıl önemli olan bilerek yapılandır. Böyle
olmadığını umuyorum bilmedikleri konularda hani biliyorum zannettikleri
konularda hata yapıyor olabilirler ama sonuçta bir takım yanlışlarının
oldukları da su götürmez bir gerçek.
Genç iletişimcilere ne söylemek istersiniz?
Özellikle siz genç kardeşlerime ve sizin gibi gazeteci adaylarına var. Okuyun
araştırın öğrenin her şeyden haberiniz olsun sonra günümüzde bazı gazeteciler gibi
kaleminiz satılık olmasın mumcu gibi ipekçi gibi kaleminiz namusunuz olsun asla
devrin adamı olmayın hep aydın olun aydınlık olun. Siz gençler bu ülkenin
geleceğisiniz bunu sakın unutmayın.
Beyaz perde de ki yerini bu gün alacak olan mandıra filozofu, hayatımıza "Ölmeden önce görmeniz gereken üç filmden biri" sloganı ile girecek. Müfit Can Saçıntı, Rasim Öztekin , Ayda Aksel , Kemal Kuruçay , Gülnihal Demir , Ahu Sungur gibi isimlerin yer aldığı yapımın yönetmeni Müfit Can Saçıntı. Çoçuklar duymasın filmi ile ortaya çıkan mustafa ali karakteri bu film ile beyaz perdeye taşınıyor. Birol güven tarafından yazılan senaryonun ne kadar gişe yapacağı ise merak konusu.
Felsefe bölümü mezünu olan mustafa alinin (Müfit Can Saçıntı) hikayesini konu edinen filmde Rasim Öztekin Cavit karakterine hayat veriyor. Mustafa ali çalışmaya karşı olan modern hayata sırtını çevirmiş, ihtiyaçlarını doğanın sağladığı imkanlar ile gideren vaktini kitap okuyarak geçiren biri. Cavit ise hayatını çalımaya daha çok kazanmaya ve biriktirmeye adamış biri. Mustafa ali’nin Çökertme koyundaki arazisine butik otel yaptırmak isteyen Cavit’in hayatı, Mustafa ali ile tanışınca altüst olur.
Çekimleri doğal güzelliği ile dünyaca ünlü Bodrum çökertmede gerçekleştirilen film bu gün vizyona girdi.
Asla Yalnız Yürümeyeceksin
Dünya üzerindeki taraftar grupları futbolun en ilginç
dinamiklerinden biridir. Onların var olma sebepleridir takımları ve aşık
oldukları renkler...
Futbol takımlarının gerçek sahipleri olan taraftarların isimleri bazen
kulüplerin dahi önüne geçer. Çoğu zaman cefakârdırlar, aynı zamanda yağmur
çamur edebiyatının da baş aktörleri olurlar. Bazen taraftar grupları takımları
için ateşleyici itici bir güç halini alır. Bazen de ıslıklarıyla çeşitli
eylemleriyle takımlarını protesto eder, kulüp yönetimini istifaya çağırırlar.
Deplasmanlarda hatta yurt dışındaki deplasman maçlarında bile yalnız
bırakmazlar takımlarını onlar için takımları hayatlarıdır. Bizde, sizler için
Dünyadan ve Türkiye’ den birkaç takımın tribünlerini ve taraftar topluluklarını
araştırdık.
Beni River Plate sarın
La Doce - BOCA JUNIORS (Arjantin)
Bir Boca Junıors taraftarı, idam edilmeden önce son isteğini şöyle belirtir:
Beni River(River Plate) bayrağına sarıp gömün. Bizimkiler karşı taraftan biri
öldü diye sevinir bari. Dünyanın bekli de en ateşli taraftar topluluklarından
biri olan La Doce Latin Amerika’nın en iyi taraftar topluluğu. La Bombonera
stadyumunda La doce önderliğinde muhteşem bir atmosfer oluşuyor. Özellikle Boca
Junıors River Plate derbilerinde tribünlerde tam bir şölen havası oluşuyor.
Asla yalnız yürümeyeceksin
KOP - LIVERPOOL (İNGİLTERE)
Liverpool'da yaşayan liman işçilerinin kurduğu bu taraftar topluluğu ,
'takımdaşlık', 'taraftar olma' gibi kavramların en güzel örneği. Hatta öyle ki
rakip takımların gitmekten en çok korktuğu deplasmanlardan biri… 45 bin kişilik
Anfield stadyumunda 'You'll never walk alone' (Asla yalnız yürümeyeceksin) adlı
tezahüratları ile takımlarını desteklediklerinde tüylerimizi diken diken
etmekteler. Ayrıca Richard Rodgers’ın bu bestesi bir çok taraftar topluluğunun
manifestosuna konu olmuş durumda.
Liverpool Taraftar topluluğu - KOP
FOSSA DEI LEONI -AC MILAN (İTALYA)
1960'lı yılların başında üniversite öğrencisi Milan taraftarları tarafından
kurulan Fossa Dei Leoni (Aslan yatağı), Yakın zamanda kendisini feshetmesine rağmen
şu anda Avrupa ve Dünya'nın en organize taraftar gruplarından biridir.
Özellikle büyük maçlardan önce yaptıkları koreografi çalışmaları görülmeye
değer.
Biraz kızıl biraz mavi
BRIGATE AUTONOME LIVORNESI 99 - LIVORNO (İTALYA)
Livorno taraftar topluluğu - BAL99
Dünya üzerinde sol görüşlü tribün gruplarının belki de en popüleri olan Brigate
Autonome Livornesi 99 (BAL 99) pankart ve bayraklarından Che posteri ve
orak-çekiç figürleri eksik olmayan grubun Celtic ve St. Pauli taraftar
gruplarıyla da sıkı dostluğu var. Türkiye'den de Beşiktaş ve Adana Demirspor,
Livorno'yla çok iyi ilişkileri olan kulüplerimiz arasında. 2009 yılında adana
demir spor ve Livorno taraftarları internette yazışmaya başlıyor. Bu yazışmada
takımlarının maç yapma fikri ortaya çıkıyor bu fikir iki kulübün yönetimine gidiyor.
Kabul edilen bu fikir sonucunda “endüstriyel futbola karşı dayanışma maçı” adı
altında Demirspor – Livorno maçı gerçekleşiyor. Maç sıfır sıfır beraberlikle
sonuçlanıyor. Maçtan geriye güzel bir dostluk ve hafızalara kazınan muhteşem
tribün görüntüleri kalıyor.
'güneş, kum, deniz'
ULTRAS SUR -REAL MADRID
Real'in kötü geçirdiği bir sezonun son maçında tribünlerde oluşturdukları deniz
ve kum görselleriyle dolu koreografileriyle futbolculara 'Bütün sezon siz tatil
yaptınız, şimdi sıra bizde' mesajını verecek kadar yaratıcı bir grup.
Yılın empati ödülü ve nükleersiz Türkiye
ÇARŞI BEŞİKTAŞ
Yılın empati ödülünü kazandıran pankart
çarşıdan sosyal mesaj
1982 yılında kurulan Çarşı grubu, futbol maçlarını ağırlıklı olarak Kapalı
Tribünde izler. En bilinen sloganları "Çarşı her şeye karşı!" ve
"Evdeki hesap Çarşıya uymaz" dır. En tanınan amigosu Alen
Markaryan'dır. 27 Mayıs 2008 günü varlığını sona erdirme kararı aldı. Ama 21
Ağustos 2008 tarihinde, yaklaşık 200 kişilik bir taraftar grubu “alem biter,
ortam biter, Çarşı bitmez” diyerek Çarşı ve tezahüratlarının devam edeceğini
Maçka Parkı’nda duyurdu. Çarşı her zaman Türk futbolunun dinamikleri arasında
yer almış muhteşem bir topluluktur. Her zaman gündeme yönelik pankartlarla
tepkilerini ortaya koymayı başarmışlardır. 2006/2007 sezonunda İnönü
Stadyumu'nda oynanan Galatasaray derbisinde ise Greenpeace ile birlikte
"Nükleersiz Türkiye" yazılı bir pankartla gösteri yapmışlardır.
Ayrıca Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği'nin 2012 Yılı Empati
Ödülünü, Van Üşüyor sloganıyla depremzedelere destek veren çarşıya verdi.
Ultraslan Galatasaray
2001 yılında Galatasaray taraftarlarının meydana getirdiği, kurucusu Alpaslan
Dikmen olan bir oluşumdur. Oluşum kulüpten tamamen bağımsızdır.
Organizasyonlarını ve koreografilerini kendisi gerçekleştirir. Grup ilk
gösterisini "Only You" koreografisi ile 14 Şubat 2001 Sevgililer
gününde, Ali Sami Yen Stadyumu'nda, Galatasaray-Deportivo La Coruña maçında
yapmıştır. Ülkede yaptığı koreografi çalışmalarıyla sık sık gündeme gelen grup
özellikle son yıllarda yaptığı 3 boyutlu koreografilerle ününü tüm dünyaya bir
kez daha duyurmayı başardı. Özellikle Fenerbahçe maçlarında yaptıkları
koreografiler gerçekten görülmeye değerdi. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda
Türkiye-İsviçre maçında yaptıkları koreografiyle milli statüde yapılan ilk
koreografiye imza atmıştır. Ultraslan Ali Sami Yen Stadı'nı “Cehennem”,
kendilerini de “Cehennem Bekçileri” olarak tanımlıyor. Şimdilerde ise yeni Ali
Sami Yen olarak gördükleri Türk Telekom Arena’da takımlarına destek olmaya
devam ediyorlar.
Ultraslan
Şımarmadan devam Etmek gerek...
Bursa Devlet Tiyatrosu Ahmed Vefik Paşa Sahnesi’nde 1975
yılında tiyatro dünyasına adım atan Erkan CAN 1985 yılında İstanbul Belediye
Konservatuarı Tiyatro Bölümü'ne girdi. 1990’da bu okuldan mezun olan Can, mezun
olmadan sinema dünyasına usta oyuncu Kemal Sunal’ın Davacı filmiyle adım atar.
2006 – 2007 yılında sanatının zirvesine ulaşan Can, ‘Takva’ filmiyle altı en
iyi erkek oyuncu ödülü alır.
Tiyatroyu sinemadan daha çok seven, bazen gençleri kırmamak için para bile
almadan çektikleri filmlerde oynayan Erkan CAN Televizyon dünyasına 1992
yılında sevilen dizi Mahallenin Muhtarlarında Temel Adlı Karadenizli karakterle
girdi. Bursalı olmasına rağmen insanların hafızasına kazınan temel karakteri
nedeniyle herkes onu Karadenizli zannediyor. Bursa Devlet Tiyatrosu Ahmed Vefik
Paşa Sahnesi’nde 1975 yılında tiyatro dünyasına adım atan Erkan CAN 1985 yılında
İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümü'ne girdi. 1990’da bu okuldan
mezun olan Can, mezun olmadan sinema dünyasına usta oyuncu Kemal Sunal’ın
Davacı filmiyle adım atar. Bugüne kadar 9 kez en iyi erkek oyuncu ödülü alan
usta oyuncu şu sıralar İstanbul Halk Tiyatrosu'nda Fransız oyun yazarı
Moliére’in ölümsüz eseri Tartuffe’nin uyarlaması olan bezirgânda rol alıyor.
-Hayaliniz tiyatrocu olmak mıydı?
Futbol benim için bir tutku. Koyu bir Beşiktaş taraftarıyım. 1970’lerin
ortasında başlamıştı içimdeki futbolcu olma isteği ama hayatta insan her
istediğini gerçekleştiremiyor hayatın bizi nereye götüreceğini bilmeyiz hayat
beni tiyatro ve sinema dünyasına sürükledi
-Televizyon dünyasına daha öğrenciyken adım attınız nasıl oldu anlatır mısınız?
İlk rolüm Davacı Filminde ufak bir roldü. O film çekildiği sıralar ben daha
öğrenciydim Demet Akbağ okula geldi ve birkaç kişiyle birlikte beni de seçti.
‘Davacıda’ seyyar satıcı rolünde oynadım. Daha sonra ‘Gençler’ adlı filmde rol
aldım. Mezun olduktan sonra iki yıl Bakırköy Devlet Tiyatrosunda çalıştım.
Sonrası çok çalışmak kendini geliştirmekle geldi. İlk düzenli rolüm 1992
yılında çekilmeye başlayan ‘Mahallenin Muhtarları’ adlı dizide temel karakteri
ile geldi.
-Takva filmi dini tartışmaların zirvede olduğu bir dönemde çekildi, bu rolü
kabul etmek zor olmadı mı?
Hayır, asla olmadı dini tartışmalar günümüzde de devam ediyor. Şimdi de bu
konulara değindiğimiz tiyatro oyunlarında sahnedeyim. Filmlerimiz ve
oyunlarımızla insanlara farkı yerlerden de bakabilmeyi göstermeye çalıştık.
Tabuları yıkmak gerekiyordu, bunu başardık.
-Tiyatroda İstanbul Halk Tiyatrosu’nda Alevli Günleri ve Bezirgânı
oynuyorsunuz… Halk Tiyatrosundan ve oyunlarınızdan biraz bahseder misiniz?
2006 yılı Aralık ayında İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçılarından Bahtiyar
Engin, Yıldıray Şahinler, Levent Üzümcü, Kemal Kocatürk ve Dolunay Soysert
tarafından kuruldu. Benimle birlikte, Yıldıray Şahinler, Bahtiyar Engin ve Cem
Davran ile hem oyun oynuyoruz hem de tiyatro okulumuzda oyuncu yetiştiriyoruz.
Hala devam etmekte olan iki oyunumuz var. Alevli Günler ve Bezirgân iki
oyununda kesiştiği nokta; insanların dini duygularının sömürülmesi, dinin
kötüye kullanılması ve insanları uyutmak için bir araç olarak görülmesi.
-Oyunlarınızı Türkiye’nin farklı bölgelerinde oynuyorsunuz… Tepkiler nasıl
oluyor?
Oyunlarımızı Türkiye’nin dört bir yanında oynuyoruz ve her yerden olumlu
tepkiler alıyoruz. İnsanlar oyunlarımızı beğeniyor ‘Alevli Günler’ sahneye
konduğu günden bu yana kapalı gişe oynuyor. ‘Bezirgân’ yeni bir oyun olmasına
karşın çok beğeniliyor ve turne teklifleri alıyoruz.
-Bezirgândan oyunundan biraz bahseder misiniz?
Oyunumuzun yönetmeni Yıldıray Şahinler. Oyun Fransız Oyun Yazarı Moliére’in
ölümsüz eseri ‘Tartuffe’nin uyarlaması. Uyarlamamızın adıysa Bezirgan 2
Eylül’de başlayan provalarımızda doğaçlamalarla şekillendi. Her zamanki gibi
macera dolu sulara şevkle attık kendimizi. Uyarlama metnimiz oyuncuların ve
reji ekibinin ortak çalışmasıyla ortaya çıktı. Yani tam bir ekip üretimi oldu.
Oyunumuzda İstanbul Halk Tiyatrosu, her zamanki gibi sözünü sakınmıyor. Oyun
manevi duyguların, sömürülmeye nasıl sebep olduğunu? Körü körüne bağlı kalmanın
kişinin kendisiyle birlikte çevresini de nasıl felakete sürüklediğini komik bir
dille anlatmaya çalıştık. Ama her zaman dediğimiz gibi, “kırıp dökmeden” ve
Brecht’in dediği gibi çok eğlendirerek yapıyoruz.
-Türk Sinemasının son dönemi için ne düşünüyorsunuz?
Güzel şeyler oluyor, olmaya devam etmeli bu gelişmeler desteklenmeli. Özellikle
gençlerin elinden tutmak gerekiyor. Sinema, memleket meselelerine eğilmelidir.
Yılmaz Güney’in dediği gibi, Bir sanatçı eğer ülkesinin ve dünyasının
meselelerine bakmıyorsa, bunları yansıtmıyorsa, o sanatçının sanatçı kimliği
elinden alınmış demektir. Bunu sinema filmleriyle yapabiliriz ama dizilerle bu
yapılamaz. Üstelik Kültür ve Turizm Bakanlığı, politik içerikli filmlere destek
vermekte de zorlanıyor keşke bu kadar zorlanmasalar…
-Türkiye’de birçok insan dizi oyuncularını rol model olarak alıyor. Siz,
tiyatro açısından dizilerin dezavantajının olduğunu düşünüyor musunuz?
Dezavantajı olduğunu hiç düşünmedim. Avantajı ise dizilerin bizim antrenman
sahamız olmasıdır. Eskiden sinema için yönetmenler tiyatroya gider ve oradan
oyuncu seçerlerdi. Şimdi ise sinema yönetmenlerinin önünde çok güzel bir durum
var, diziler... Yönetmenler dizilere bakıyorlar ve oradan oyuncularını
seçebiliyorlar. Diziler de aslında birer sinemadır. Dizi için her hafta 90
dakikalık film çekiyoruz. İşleyişi, çalışma şekli sinema filmleriyle aynı.
Diziler, oyuncuların antrenman sahası ve biraz vahşi ama tam bir arena.
-‘Şımarırsam beni iki saniyede mat ederler’ demişsiniz neden?
İnsan asla şımarmamalı, geldiği yeri unutmamalı, halktan kopup onlara yukardan
bakmamalı. Oscar alsam bile değişmem, beni hiç bir şey değiştiremez. Ben
yolumda yürüyorum. Zaten şımarırsam mahalleme giremem. Beni iki saniyede
şah-mat ederler
-Sizi hiç magazin programlarında görmüyoruz neden?
Göremezsiniz çünkü göstermem! Gece dışarı çıkmam. Eşim de ben de içki içmeyiz.
İş için çıktığım zaman, gittiğim yerde 15 dakika kalırım. Çok gürültü sıkıyor
beni. İşim bitince hemen Anadolu’ya evime dönerim. Benim esas yerim; Kalamış,
Fenerbahçe bir de Yıldız Bakkal ve Haydar Amca’nın kahvesi…
-Son olarak gençlere önerirliniz olacak mı? Neler söylemek istersiniz?
Genç gazeteci adayları Uğur Mumcu gibi olmalısınız… Dosdoğru olun, asla paraya
tamah edip satılmayın. Mutlaka okuyun, çok okuyun, çok araştırın. Genç oyuncu
adayları bu işi şöhret için para için yapmasınlar, öyle olursa bir şey
kazanamazlar. Yolun yarısında kalırlar. Oyunculuğu iş olarak görmesinler,
oyunculuk bir aşktır, tutkudur. Siz gençler karanlıkta yanan mumlar gibi
olmalısınız… İnsanları aydınlatmalısınız bu ülkenin geleceği sizlersiniz.
Emre Dikenova
Çizgi film sanııyorduk...
Hangimiz çocukken izlemedik ki? Hatta bazılarımız başında saatler geçirirdik.
Belki de içimizde hala izleyenler var. Kimimiz Tom ve Jeryy hayranıydık,
kimimiz Temel Reis olmak istiyordu. Bazılarımız Pokemon’u, Digimon’u olsun
istiyordu. Hepimizin çocukluğunun bir parçasıydı çizgi filmler. Hatta
aralarında çizgi film diye izlediğimiz animeler biler vardı. Yu gi oh, beybleath
gibi…
Çocukluğumuzun vazgeçilmez bir parçasıydı çizgi filmler. İçimizde hala
izleyenler vardır belki de. Son yıllarda gittikçe popülerleşmeye başlayan anime
bunun en güzel örneklerinden biri. Özellikle genç neslin takipçisi olduğu
animeler göz ardı edilemeyecek sayıdalar.
Japonca çizgi film ya da animasyon anlamına gelen animeler, çizgi filmin bir
türü sayılıyor. Animeler, Japon çizgi roman sanatı olan mangaların, televizyona
uyarlanmış şekli olarak biliniyor. Her animenin mutlaka bir manga serisi
bulunuyor çünkü animeler mangalara göre çiziliyor. Bu yüzden de animeler
mangayı takip ediyor. Yani bir animenin önce mangası çıkar daha sonra
televizyon uyarlaması yani animesi çıkıyor. Hatta öyle ki animeler mangalarını
birkaç bölüm geriden takip eder çünkü ortalama iki mangadan bir anime bölümü
çekiliyor.
Japonya 'da çağdaş animenin öncüsü olan Osamu Tekuza genç yaşta 8 mm'lik
kamerasıyla küçük animasyonlar çekmeye başladı ve bu animasyonlarında Walt
Disney ve Max Fleischer’ in eserlerinden ilham aldı. Onun izinden yürüyen
sanatçıların yapıtlarıyla anime türü ortaya çıktı.
Manganın tanrısı
Manga çizimleri 1970’li yıllarda büyük ilgi çekmeye başladı. Bu çizimlerin
büyük bir çoğunluğu da animasyonlarda kullanıldı. Özellikle Osamu Tekuza bir
efsane ve "Manganın tanrısı" haline geldi. Popülaritesini Japonya'da
ve Dünyada zirveye taşıyan anime, 2000ler'de tüm dünyada popüler olmayı
başardı. Öyle ki, Japonya'da Prime Time izlenme aralığına konan, milyonlarca
kişinin izlediği animeler de bulunuyor.
Çizgi filmden farklı uzun bacak, büyük gözler
Çizgi film denilince ilk akla gelenler Bugs Bunny, Temel Reis, Scooby Doo gibi
çocuk zekâsı seviyesindeki animasyonlar oluyor. Animeler, çizgi filmlerle aynı
teknik özelliklere sahip olsa da çizimleri ve edindikleri konularla her yaştan
insana hitap ediyor. Gerçek hayatta olan veya olmayan hemen her şeyi kendine
konu edinen animelerin çizimleri çok farklı ve etkileyici bir şekilde. Bazı
animeler de karakterler büyük gözlü ve uzun bacaklı olarak çiziliyor. Bunu
Japonlar’ın kısa boylu ve çekik gözlü olmalarının yarattığı bir komplekse bağlayarak
açıklayanlar bulunsa da bu açıklama çizimlerin kökeninde batılı örnekler
olduğunun bilinmemesinden kaynaklanıyor. İlk Walt Disney çizgi filmlerindeki
karakterlerin de büyük gözleri ve uzun bacakları vardı.
Büyük Ağızlar Gizemli Saçlar
Karakter yüksek sesle konuşuyorsa ya da öfkeden bağırıyorsa ağzı sesinin
şiddeti oranında büyür karakter güldüğünde de aynı durum geçerli oluyor.
Özellikle de karakter kötüyse ve işe yarayacağını sandığı bir plan
geliştirdiyse. Ayrıca animeler de karakterlerin çeneleri karakter konuşurken
nadiren hareket ediyor. Karakterler çoğunlukla sadece dudaklarını hareket
ettirerek konuşuyorlar.
Anime karakterlerinin saçları her zaman parlak ve güzel olur şiddetle esen
rüzgâr da bile ahengini koruyarak dalgalanıyor. Erkek ya da kadın, iyi ya da
kötü karakterde olmaları (istisnalar hariç) bu kuralı değiştirmiyor. Her zaman,
her şekilde karakterlerin saçları muhteşemdirler. Ayrıca karakterlerin saç
renklerinin de yeşil, mavi ya da kırmızının en güzel tonlarına sahip olmaları
da garipsenecek bir durum değildir.
Şiddetten bilim kurguya aşktan ayrılığa kadar
Günümüzde animelerin birçok türü bulunmuyor. Bu türler bilim kurgudan aşka,
şiddetten psikolojiye kadar her türde oluyor. Bu türler aynı zaman da izleyici
kitlesini de belirliyor. Psikolojik anime türü genelde 18 yaş ve üzeri izleyici
kitlesine hitap ediyo. Bu tür animelerin en iyisi ve dünya üzerinde en çok
bilineni Death Note’dur. Psikolojik serilerin çoğu Bilim Kurgu türüne de
dayanıyor. Bilim kurgu türünde ki animelerin en güzel örneği Serial Experiments
Lain’dir. Seinen türü ise erkek manga okuyucularının ve anime izleyicilerinin
en sevdiği türdür. Genelde bu tür serilerde bolca kan ve şiddet görülüyor.
Örneğin, Shamo. Bol kan ve bol şiddetin bulunduğu bir mangadır. Bir de Shoujo
türü var. Bunu da kız anime ve manga severler tercih eder. Konusu erkek ve kız
arasındaki aşk, ayrılık, özlem gibi türleri kapsar.
10 yıl 400 bölüm 4 film
Bleach günümüzün en çok izlenen anime serileri arasında. Bleach hayaletleri
görme yeteneği olan bir lise öğrencisi Ichigo Kurosaki ve Şinigami (Ruh Kesici)
Kuchiki macerasını anlatıyor. Rukia bir gün bir Hollow'u (Kötü Ruh) takip
ederken Ichigo ile karşılaşıyor. Kötü Ruh ile savaşırken yaralanmasından dolayı
güçlerini Ichigo ‘ya aktarmak zorunda kalıyor. Böylece Ichigo ve Rukia' nın
maceraları başlıyor.
2001 yılından beri mangası devam eden bleach’ in animesi 2004 yılında çekilmeye
başlandı. 2012 Martında sona eren animenin mangaları hala devam ediyor.
Bleach’in mangası Japonya’da toplamda 36 milyonun üzerinde satıldı. Dört anime
filmi, bir rock müzikali ve birçok video oyunu bulunan bleach, ayrıca 20’nin
üzerinde müziğe sahip. Bleach, 2006 yılında yapılan bir ankette Japonların en
sevdiği 10 anime programından biri seçildi. 400’e yakın bölümü bulunan bleach,
43 ciltlik bir manga serisinden oluşuyor.
Ülkemizde animelerin yayınlandığı ortam maalesef sadece internet. Ancak anime
severleri tatmin edebilecek düzeyde siteler var. Özellikle Anime Türk tv, manga vadisi gibi büyük çaplı siteler bunların başında geliyor. Bu sitelerde çizgi
roman severlerde unutulmamış, animeleri izlemenin yanı sıra mangaları Türkçe
olarak bulmakta mümkün. Ayrıca bazı kitapçılarda animelerin manga hali de
bulunabiliyor.